BAHAR GEÇERKEN
Sevgi Balkan

BAHAR GEÇERKEN

   Bazen işler, bazen hayat şartları öyle meşgul eder ki insanı çevresinden bihaber geçirir zamanı. Mevzubahis bir şahıs, konu ya da bir iş olduğunda en üst seviyede olan farkındalık yaşadığımız çevre geçirdiğimiz mevsimler ve zaman söz konusu olduğunda asgari düzeye iner. Kendi meşgalesine pür dikkat olan insanoğlunun çevresine olan lakaytlığı hepimizin malumudur.
  
   Kar haberleri dinlediğimiz, cemre saydığımız, baharı iple çektiğimiz günler geçti. Mevsim yaza dayandı. Su yürüyen ağaçların ilk yapraklarına ve çiçeklerine kaçımız şahit olabildik. Kaçımız kırlarda yürüyüş yaptık ve kaçımız yürürken kuş seslerini kulaklığa tercih edebildik. 
  
Hangimiz farkındayız, hangimiz değiliz, muhasebesini yapmak elbette ki mümkün değil. Ancak mutlak olan bir şey var ki hayat elimizden kayıp gidiyor. Mücadele bazen o kadar kör, sağır ve dilsiz ediyor ki mihrak noktamızın dışına çıkamıyor, ömrümüzü dar alanlarda kısa paslaşmalarla geçiriyoruz.  
  
   Toprağa basmadan yetişen nesiller, kuşları oyuncaklardan tanıyan çocuklar var. Gökyüzünden çok bilgisayar ekranına, ağaçlardan çok beton duvarlara bakan gözler var. Bir an durup bir soluklanmadan, güneşle keyfe gelen kırlarda hür dolaşmadan, baharın canlılığını canımıza katmadan geçen zamanlar var. Değişik bir iptilayla yaklaştığımız, ruhumuzun katili sanal ve suni bir dünya var ki kaçmak yerine koşuyoruz ona doğru. Yağmurlarda ıslanmak ürkütürken, üşümek korkuturken, bile isteye suni hazlarda ruhumuzu katlediyoruz. Kanaat en büyük zenginlikken müsriflik gibi bir açlığı maharet sayıyoruz. Zora gelemiyor, kolayı arıyoruz ve böylece kendimizi daha işlevsiz kılıyoruz. Emeğini esirgeyen, tembelleşen, hayatı yemekten ve içmekten ibaret olarak gören, obur ve asosyal bireyler azımsanamayacak derecedeler. Gelen günlerimiz geçen günlerimizi aratıyor. Şifaya azap, zehre gıda gözüyle bakıyoruz. 
  
   Gece gündüz cıvıldaşan kuşlar var bir yerlerde. Akşamsefaları, günebakan çiçekleri… Sarmaşıklar parsel kapma telaşında. Budandığı yerden fışkıran yediverenler, ilk üfürmede dağılan karahindiba…  Yılanlar ürkütmesin zehirsiz, en azından insandan daha zararsızlar… Çimenler gençlik gibi önümüze serilmiş. Kuşların ses armonisi, çiçeklerin renk cümbüşü, yasemenler, zambaklar, nergizler, unutma beni, Japon çiçekleri, nevruz, gül, sümbül, lale… Kestane, mavi ladin, köknar, gürgen, ardıç, çam, ceviz, palamut… Bahar meyveleri, havada görülen leylek, şenlenen çiğdem çiçek… Denizler daha bir alımlı, dağlar daha heybetli, coğrafya daha bir ergen palazlanır günbegün…    
Bir sevdadır yaşamak, bir umuttur, heyecandır. Simit kapan martılar gibi ekmeğimize odaklanmışken göklerin ve denizlerin tadını çıkarmazsak ne anlamı kalır ki nefes almanın. Sevmezsek insanları, canlı cansız yaratılmışları… Ve yaşamazsak yaşatmak için, ne anlamı kalır ki yaşamanın…
 
Selim ERDOĞAN
DİĞER YAZILAR
Yorum Yap
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Avukatın aracını çeken çekici, cami duvarına işedi
Avukatın aracını çeken çekici, cami duvarına işedi
Gebelikte Ağız Ve Diş Bakımı
Gebelikte Ağız Ve Diş Bakımı